blog.Yurdumuz.com

Just another WordPress.com weblog

AvivaSA’da yeni atama

AvivaSA'da yeni atamaAvivaSA Banka Sigortacılığı Genel Müdür Yardımcılığı’na Cüneyt Tanrıverdi atandı.

Bireysel emeklilik sektörünün önde gelen şirketlerinden AvivaSA Emeklilik ve Hayat’ın Banka Sigortacılığı’ndan Sorumlu Genel Müdür Yardımcılığı görevine Cüneyt Tanrıverdi atandı.
 
 1 Mayıs 2009 itibarıyla Ak Sigorta Genel Müdürü olarak görev yapacak olan Uğur Gülen’den boşalan AvivaSA Emeklilik ve Hayat A.Ş. Banka Sigortacılığı’ndan Sorumlu Genel Müdür Yardımcılığı görevine Cüneyt Tanrıverdi getirildi.
 
Profesyonel iş yaşamına 1997 yılında Commercial Union Hayat’ta başlayan Cüneyt Tanrıverdi, kariyerine Ak Emeklilik’te Türkiye Satış Müdürü, CPP Sigorta’da Genel Müdür olarak devam etti. Son olarak Ak Sigorta Genel Müdür Yardımcılığı görevini yürüten Tanrıverdi, 1 Mayıs 2009 tarihinden itibaren AvivaSA Emeklilik ve Hayat Banka Sigortacılığı’ndan Sorumlu Genel Müdür Yardımcılığı görevini üstlenecek.
 
Hacettepe Üniversitesi Arkeoloji Bölümü mezunu olan Cüneyt Tanrıverdi, İngilizce bilmektedir.

AA

Nisan 30, 2009 Yazan: yurdumuzz | Güncel | , , | Henüz Yorum Yok

İnternet tarayıcıları testinde kim önde?

İnternet tarayıcıları testinde kim önde?Microsoft’un geçtiğimiz ay yayınladığı web tarayıcılarının performansını test etme yönergelerinde açık ara farkla kazanan kim oldu dersiniz?

Geçtiğimiz ay Internet Explorer 8′in gücünü göstermek amacıyla, web tarayıcılarının performansını ölçmeye dair bir yönerge yayınlayan Microsoft, Firefox 3.5 Beta 4 ile ortaya çıkan tabloyu gördükten sonra muhtemelen bu hamleye hayli pişman oldu. Zira web tarayıcılarının sayfa görüntüleme hızını ölçmeye dair, Microsoft’un tavsiyesine uyup 25 web sitesini Firefox 3.5 Beta 4 ve Internet Explorer 8′de kıyaslayanlar, Mozilla‘nın bir zaferine daha tanıklık etti.

Yapma IE8, Yapma Bunu…

Her ne kadar aradaki fark insan algılarının ötesinde, sadece milisaniyelerle ifade edilse de, birçok siteyi yeni Javascript motoru sayesinde IE8′den çok daha hızlı görüntüleyen Firefox 3.5 Beta 4, genel toplamda da rakibine tam %81′lik fark attı.

Hesaplama yaparken IE8′den %477 hızlı olan Firefox 3.5 Beta 4, yeni sayfaları da Microsoft’un tarayıcısının dörtte üçü kadar sürede açıyor. Bakalım Firefox 3.5′in final sürümü yayınlandığında aradaki fark ne kadar açılacak.

:: Microsoft kendi ayağına mı sıktı?

Nisan 30, 2009 Yazan: yurdumuzz | Güncel | , , , | Henüz Yorum Yok

Sedat Balkanlı hayata gözlerini yumdu

Sedat Balkanlı hayata gözlerini yumduTedavisi olmayan ALS hastalığına yakalanan Galatasaray ve Fenerbahçe’nin eski oyuncusu Sedat Balkanlı hayatını kaybetti.

 

Fenerbahçe ve Galatasaray gibi güzide kulüplerde oynayan ünlü futbolcu Sedat Balkanlı kaldırıldığı Amerikan hastanesi’nde hayata gözlerini yumdu.

Akşam saatlerinde  durumu ağırlaşınca Amerikan Hastanesi’ne kaldırılan ancak yapılan tüm müdahalelere rağmen kurtarılamayan Sedat Balkanlı’ya Allah’tan rahmet, kederli ailesi ve spor camiasına başsağlığı diliyoruz.

Sedat’ın hem Galatasaray hem de Fenerbahçe’de forma giydiği dönemlerde arşivlere giren fotoğrafı:

kullan

haber7

Nisan 29, 2009 Yazan: yurdumuzz | Güncel, Spor | , , , | Henüz Yorum Yok

Mutfakta yer açmanın 5 ucuz yolu

Mutfakta yer açmanın 5 ucuz yoluBir servet harcamadan mutfağınızda daha fazla yer açmak ve hayalinizdeki mutfağı kurmak ister misiniz? Eğer “Neden olmasın” diyorsanız, bu 5 yol tam size göre…

 

Neden olmasın? Her zaman hayallerimizdeki mutfağı kurmayı düşünürüz. Şöyle şahane granit bir tezgâhı olan, binlerce dolar değerinde şahane beyaz eşyalar, ortasında kocaman adalar, tonlarca mutfak eşyasına yetecek kadar dolap ve tabi güneş ışınlarını içeriye alacak geniş iki kanatlı bir pencere.

Ama maalesef çoğumuzun bunu gerçekleştirecek parası yoktur… Hele bu devirde!

Şanslısınız ki bu havayı yaratmak için öyle çok büyük işlere girişmenize gerek yok. Sadece biraz daha fazla dolap alanı katarak son dere değişik ve hoş bir görünüm elde edersiniz. Bazı parçalar pahalıdır ama onların benzerlerini ucuza bulmanız da imkânsız değil.

Mutfak Dolaplarını Arttırmanın 5 Kolay Yolu

1. Mikrodalganız için minik tekerlekli bir sehpa alın

Tezgâh üzerinde çok az yeriniz olduğundan yakınıyorsanız ama mutfağın diğer köşesinde kullanmadığınız bir köşe varsa mikrodalganız için tekerlekli bir sehpa alabilir ve bu koca cihazı kaldırarak tezgâhta kendinize yer açabilirsiniz. Bu sehpanın altında eğer bir de raf varsa ne ala! Bu sehpaların küçük dolaplı olanlarını da tercih edebilirsiniz. Eğer ben çok derli toplu bir insan değilim diyorsanız mutlaka kapaklılarından alın!

2. Dolap altlarına da asın!

Her mutfakta görürsünüz; dolabın altı ile tezgâhın arasında kalan bölüme mutlaka kâğıt havlu ya da pişirme folyosu askıları takılır. Peki, neden bu kadarla yetinilir? Bu gibi ekstra askıların olduğu alan zaten “ölü” tabir ettiğimiz bir bölgedir.

Kâğıt havlu ve folyo askılarına benzeyen ve işinizi kolaylaştıracak daha onlarca değişik malzeme var. Şarap bardaklarını, martini bardaklarını, kısaca uzun ve ince sapı olan tüm bardak çeşitlerini tersten asmayı denediniz mi? Eğer evde marangozluk işlerinden anlayan biri varsa tek yapması gereken düz bir tahtanın kenarlarında minik ve ince kesikler açmak. Bardakları ters çevirip ince saplarını bu kesiklere soktuğunuz zaman son derece kullanışlı ve şık bir şekilde bardakların kapladığı yeri kendinize ayırmış oluyorsunuz.

Bunun bir de artısı var: Bardakları ters asarsanız içlerinin tozlanmasını da engellemiş oluyorsunuz!

3. Raf ekleyin

Raf sistemleri ucuzdur ve bomboş durup hiçbir işinize yaramayan duvarlara da bir işlev kazandırır. İKEA, Koçtaş, Bauhaus gibi büyük mağazalarda her boy rafı uygun fiyatlarla bulma olasılığınız çok yüksektir. Fakat unutmayın sadece rafı almak yetmiyor. Çiviler ve menteşeleri de raflara uygun seçmelisiniz.  Birazcık boya ile bu rafları mutfak dekorunuzla mükemmel bir uyuma getirebilirsiniz.

4. Dolap köşelerinde yer açın

Duvara monte dolapların aralarında çok yer yoktur fakat içinde yangın söndürücüyü sakladığınız ya da aspiratörün borularının geçtiği dolapların içinde hiç kullanamadığınız birçok boş alan mutlaka vardır. Bu boşluklara da uygun boyutlarda raflar çakabilir, mesela baharatlarınızı buraya yerleştirebilirsiniz. 

5. Dolaplara yetişmek için çaba sarf edin!

Köşelerde de döşenmiş dolapları olan bir mutfağa sahipseniz mutlaka o köşe dolapları iyi kullanmıyorsunuz demektir. Çünkü bu alanlara boyunuz yetişmiyordur!  Hemen herkesin mutfağında eğer dolap boyları çok yüksek ise kullanmadığı alanlar vardır. Dolabın bittiği yer ile tavan arasında kalan boşluğa hangimizin boyu yetişebilir ki?

İşte bu yüzden üşenmeyin ve küçük kullanışlı bir tabure alıp onu bugün kullanmaya başlayın! Sandalye çekmeye üşeniyor olabilirsiniz ama minik ve renkli bir tabure bu gibi köşelere yetişmenize yardımcı olacaktır. İnanın zamanla eskiden hiç kullanmadığınız yerleri de kullanmaya başlayacaksınız. 

(Sabah)

 

Nisan 28, 2009 Yazan: yurdumuzz | Güncel | , , | Henüz Yorum Yok

Asra sığan bir ikindi vakti..

O gün, o deniz kenarında, ikindiyi gerçek anlamda ilk defa yaşadım. Öğle vaktinin göz kamaştıran güneşi, acz içinde eğildikçe eğiliyordu. Sabah uzayan zaman, ikindide kısalıyor…

O gün, o deniz kenarında, ikindiyi gerçek anlamda ilk defa yaşadım. Öğle vaktinin göz kamaştıran güneşi, acz içinde eğildikçe eğiliyordu. Sabah uzayan zaman, ikindide kısalıyor; önüne gelen herşeyi sürükleyen bir sel gibi hızla akıp, beni ve sevdiklerimi bir günden daha ayırıyordu. Evet, bir gün daha hüzün içinde bitiyordu.

İkindi vakti batmaya meyleden güneş, aslında tek bir ikindinin değil, daha başka ve daha büyük ikindilerin habercisiydi: güzlerin, yaşlanmaların, kıyametin yaklaştığının…

Ve güneşin batmaya yüz tutması, şu dünyada hiçbir şeyin kalıcı, ölümsüz ve kararlı olmadığının deliliydi. Hayatın bağlandığı “ana sebep” olan güneş batıyorsa, demek ki herşey sönüp gitmeye mahkûmdu.

Herşeyin “gün”e benzer bir ömrü vardı; ve bir de ikindisi—günün bitmeye koştuğunu haber veren, zamanın hem kısalıp hem hızlandığı, insanın dünyasına hüzünler, pişmanlıklar ve sorular taşıyan “ikindi”si.

O zamana dek, “Hep öyle olur, güneş doğar ve batar; gündüz yerini geceye bırakır” dediğim halde, o ikindi vakti, bu formülü o kadar rahat söyleyemedim. Güneş doğuyordu doğmasına, ama ya batması? Aslında batacağını bilmem dahi beni rahatsız ediyordu. Gündüz tamamdı, ama ya gece? Gecenin karanlığına ve yalnızlığına razı mıydım? Gençlik güzeldi, peki ömrümün ikindisini, hızla mezara koştuğum yaşlılığımı güzel görebiliyor muydum?

“Hep böyle, her zaman öyle” gibi kandırmacalarla sabitmiş gibi zannetmeye çalışsam da, ne ben, ne de şu dünya kalıcı değildik. Her gün ayrı bir yıkılış yaşıyordum. Her gün dünya evimden bir tuğla daha düşüyordu.

Ve ikindiler, o yıkılışların hemen arefesinde, “eyvah!” dedirtiyordu. Hiç bitmeyecek sandığım günün pekâlâ biteceğini; o gün ve her gün, aslında kendimin ve diğer bütün varlıkların göç etmede olduğumuzu; giden günlerimi geri getiremediğimi anlatıyordu.

Ben ise şu biricik günümün yokluğa düşmesini görmemek için, hayalen dün ve yarına kaçıyordum. Oysa dün elimden çıkmış, yarın da daha gelmemişti ve ne olursa olsun, şu günümde yaşadığım yokluk acılarını onlar dindiremiyorlardı.

O ikindi, tam bir hüsrandı yaşadığım. Akan bir nehri parmaklarımla nasıl yakalayamıyor, nasıl durduramıyorsam, günün geceye taşınışına da öyle engel olamıyordum. O günkü sevinçlerden, mutluluklardan, sevgililerden elimde kala kala koca bir “hiçlik” kalıyordu. Zarardaydım. Herşeyi her zaman isterken, elime yokluklar, ayrılıklar geçiyordu.

Üstüne üstlük, akılsız tâcirler gibi, şu andaki iflâsımı, dünün ve yarının hayalî kârlarıyla telâfi etmeye çabalıyordum. Ama nâfileydi. Ve böyle yaparak zararımı azaltmak şöyle dursun, fazlalaştırıyordum.

İstediklerimle fiilen yaşadıklarım arasındaki sonsuz uçurumu nasıl kapatacaktım? Besbelli ki, ben kapatamıyordum. Gidenleri ne tutabiliyor, ne de geri getirebiliyordum; çünkü ben de gidiyordum.

Başvurabileceğim daimî, zevalsiz, sabit başka birşey de görünmüyordu ki, anlarımı ve o anlarda saklı sevgililerimi yokluğa düşmekten kurtarsın, onları benim için tutup korusun diye ona yalvarayım. Görünmüyordu. Atom içindeki parçacıklardan, dünyaya ve güneşe, hatta güneşten milyonlarca defa daha büyük yıldızlara dek herşey kayıyordu. Doğuyor, ikindiler yaşıyor ve batıyordu. Kendisi batmaktan, ölmekten kurtulamayan, bana nasıl yardım edebilirdi?

Peki, hiç’leri herşey’e; ayrılıkları kavuşmaya; yıkılış ve sona erişi sonsuzluk ve daimiliğe; kısaca taze bir başlangıca çevirmenin çaresi neydi?

Aradığım, ikindisi olmayan ve batmayan bir güneşti. Ve o güneş, ancak ve ancak şu batıp giden güneşçiklerin ötesinde, onların dışında olabilirdi. “Madem herşey sönüp gidiyor, ben de gidiyorum; batmayan, sönmeyen bir Güneş olmalı” diye düşünürken, dünyama o Sönmeyen Güneş’ten bir ışık gönderildi.

Bir anlamda ikindi, diğer anlamlarıyla ise Asr-ı Saadet, âhirzaman ve yakalanamayan, akıp giden zaman demek olan “Asr” sûresiydi bu. Benim gibi, zarar içinde yüzen insanlara, “Zarardan kurtulmak istiyorsanız önce iman edin” diye emrediyordu: “Sen ve şu varlıklar kendi kendinize var değilsiniz; var edildiniz. Başıboş değilsiniz; sahibiniz var. Şu fâni, ölümlü dünyada birer misafirsiniz ve ticaret için gönderildiniz. Kendinin ve sahiplendiklerinin beka bulmasını istiyorsan, onları, koruyabilecek olana, yâni gerçek Sahibine iade et.”

Sûrenin gösterdiği şekilde bakınca, kendisine her gün bir kese tohum verilen emanetçi bir bahçıvana benziyordum. Bahçe sahibi, bahçıvana o tohumları hemen o gün ekmesi için veriyordu. O gün ekilmez ve sulanmazsa, içleri çürüyen tohumlar, tohum olmaktan çıkıp, odun hükmüne geçiyordu.

Her gün, her saat, her dakika… bana duygular ve o duygularıma malzemeler veriliyor. Meselâ, göz veriliyor ve bir de o gözün göreceği görüntüler veriliyor. Akıl veriliyor ve aynı zamanda aklın düşüneceği hikmetler ve düzenlilikler veriliyor. Kısacası, beni sanatla yapan, şu dünyaya gönderen Zât, her vakit bütün bir kâinatı bana emanet olarak veriyor.

İmtihanım şurada: Ya emanet olarak verilenleri sahiplenecek, ve “Benim olsun” deyip tohumları elinde tutan, toprağa atmayan ve böylece çürüten akılsız bahçıvana benzeyeceğim. Bahçıvan tohumları çürümekten nasıl kurtaramazsa, ben de kendimi ve kâinatımı yokluğa düşmekten, batıp gitmekten kurtaramayacağım. (Ki, kurtaramıyorum zaten!)

Ya da onları emanet, kendimi de emanetçi görüp, Sahibimi tanıyacak, emaneti Ona iade edeceğim. Tıpkı, emanetçi bahçıvanın tohumları sahiplenmeyip toprağa atıp sulaması gibi, ben de anlarımı ve o anlarda yaşadıklarımı sahiplenmeden, fâni ömür dakikalarımı o Sonsuz Sanatkârın adına yaşayıp, işlerimi Onun adına yaparak sonsuza mazhar olabileceğim.

Meselâ, Sanatkârın dilim, gözüm, bedenim, ruhum gibi tüm duygularımı nazara alarak kâinat mutfağında pişirdiği, her yönüyle lezzetli bir meyveyi yerken, sadece gelip geçici nefsanî bir tadı aramamalıyım. Meyveyi yiyip bitirdiğimde, bu lezzetten geriye hiçbir şey kalmıyor.

Oysa meyve ile bana iletilen rahmet, şefkat ve hikmet gibi mesajları okusam, meyve bitse dahi, bu anlamlar ve hakikatlar bitmiyor. Ki O bana söz veriyor: Meyveyi sadece ve sadece Ondan isteyip, Ondan bilerek, Onun adına, Onun iltifatını düşünerek ve sadece Ona şükrederek yediğim takdirde, bu amel-i sâlih karşılığında bana sonsuz âlemde sonsuz meyveler ikram edecek.

Aslında, ruhumun muhtaç olduğu, böyle rahmetli, şefkatli ve hikmetli bir Sanatkârın varlığını bilmek ve hissetmek değil mi?

Bu kadar kolay, makûl ve kârlı bir görev, sahiplenme saplantım yüzünden sonsuz zarar ihtimâli olan, zor mu zor bir iş hâline geliyor. Kendimi ve diğer varlıkları sahiplenince, Hakikî Sahibi, yâni onları yapan ve koruyabilecek olan sonsuz kudret sahibi Zâtı tanımaktan mahrum kalıyor ve bunun sonucunda çaresizlik yaşıyorum. Sanıyorum ki, “benim” zannettiklerimi kendim koruyabilir, kendim muhafaza edebilirim. Ama yapamıyorum. Tohumlar toprağa atılmadan çürüyor; günler geçiyor, ikindiler yaşıyorum ve dünyama yokluklar doluyor. Sonsuz zararlara, hüsranlara batıyorum.

Tohumları zahiren elimden çıkardığımda toprakta çürürler diye korkuyorsam, bu korkum yersiz. Çünkü tohumun sünbül vermesi için, toprağa atılması ve orada çürümesi gerekiyor. Olmazsa olmaz bir şart bu. “Aman! Toprağa atarsam, tohumcuklarımı çürütürüm” demek bir bahçıvan için ne kadar acınacak bir hâlse; kendimi ve diğer varlıkları sahiplenip, başıboş, anlamsız görmek ve onları asıl muhafaza edecek olan Yaratıcılarına teslim etmemek de kat kat acınası bir tutum.

Öncelikle değiştireceğim şey, bakış açım. Şu dünyada sonlu işlerden sonsuza geçebilmek için, onları Sonsuz olan Sanatkârım adına yapmam; anlarımı Bâki olan o Zâtın izni dairesinde, Onun emirlerine göre yaşamam gerekiyor.

Kendi fenamı, yâni sonluluğumu görüp, sahiplenme iddiamdan vazgeçmeliyim. Tohumları toprağa atmamla onlar üzerindeki sahiplik iddiamdan vazgeçtiğimde, O, bana nasıl kâr içinde kâr veriyorsa; şu fâni ömrümü de kendi adıma değil, Onun adına yaşadığım takdirde, bu dünyada dahi bana sonsuz bir mutluluğun nümunelerini tattırıyor. O zaman ömür dakikalarım zahiren fena bulurken, sonsuz âlemde mutluluk çiçekleri açıyor ve sünbülleniyorlar.

hayatifarket

Nisan 28, 2009 Yazan: yurdumuzz | Güncel | , , | Henüz Yorum Yok

27 öğrenciye domuz gribi karantinası

Kanada’da, kesinleşen 6 domuz gribi vakasından 4′ünün görüldüğü Nova Scotia eyaletinde 27 öğrenci hastalık şüphesiyle yurtta karantinaya alındı.

 

 

Windsor kentinde King’s Edgehill okulunun müdürü Joe Seagram, 27 öğrencilerinin domuz gribi şüphesiyle okulun yurdundaki odalarında karantinaya alındığını, test sonuçları çıkana kadar derslere katılmayacaklarını söyledi.

Öğrencilerin her türlü ihtiyaçlarını gidermeye gayret ettiklerini belirten Seagram, iki okul çalışanının da evlerinde gözlem altında tutulduğunu kaydetti.

Müdür, okulda derslerin ise normal sürdüğünü bildirdi.

 

AA

Nisan 28, 2009 Yazan: yurdumuzz | Güncel | , , , | 1 Yorum

6 korucu Maocu gerillalar tarafından öldürüldü

Hindistan’da bugün başlayan ve bir ay sürecek seçim maratonunda güvenliği sağlamak için ülkenin doğusuna yerleştirilen 6 korucu, bölgedeki isyancı Maocu gerillalar tarafından öldürüldü.

 

Resmi yetkililer, bu sabahki saldırının dün 5 isyancı ile 2 askerin ölümüyle sonuçlanan çatışmanın yaşandığı doğudaki Maocu hareketin kalesi Jharkhand’da yapıldığını belirtti.

Yetkililer, isyancıların, güvenlik güçlerini taşıyan otobüsün geçişi sırasında mayın patlattığını ardından da aracı otomatik silahlarla taradığını kaydetti.

Saldırının ardından bölgeye takviye kuvvet gönderildi.

 

(AA)

Nisan 16, 2009 Yazan: yurdumuzz | Güncel | , , | Henüz Yorum Yok

Meteoroloji’den 90 yıllık hava tahmini!

Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürü Mehmet Çağlar, ”Önümüzdeki 2025-2100′e kadar olan dönemde, özellikle kış yağışlarında bir azalma bekliyoruz” dedi.

 

Meteoroloji İşleri Genel Müdürü Mehmet Çağlar, “Önümüzdeki 2025- 2100 yılına kadar olan dönemde, özellikle kış yağışlarında bir azalma bekliyoruz” dedi.
 
Birçok kez bir gün sonraki hava tahmin raporlarında bile yanılan Meteoroloji’nin 100 yıl sonrasının hava tahmin raporlarını açıklaması, şaşkınlıkla karşılandı.

Şaşırtan açıklama Meteoroloji Erzurum Bölge Müdürlüğü’nce düzenlenen “İstişare Toplantısı” nda yapıldı. Devlet Su İşleri Müdürlüğü’ne ait salonda konuşma yapan Meteoroloji İşleri Genel Müdürü Mehmet Çağlar, “Türkiye iklim değişikliğini kabul ediyor. Peki iklim değişikliği konusunda ileride Türkiye’deki durum ne olacak? Bu kapsamda baktığımızda, kış yağışlarında bir azalma olacağını düşünüyoruz. 2025- 2100′e kadar olan dönemde özellikle kış yağışlarında bir azalma bekliyoruz” dedi.

haber7

Nisan 16, 2009 Yazan: yurdumuzz | Güncel | , , | Henüz Yorum Yok

Dağda bırakılan muhabirin iniş öyküsü

Yazıcıoğlu’nun vefat ettiği kazanın ardından çekim için çıktığı dağda ’sivil olduğu’ için bir komutan tarafından askeri helikoptere alınmayıp orada bırakılan CİHAN muhabiri, Haber 7′ye konuştu.

 

Büyük Birlik Partisi (BBP) Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’nun da içinde bulunduğu helikopter kazası sonrasında çekim amacıyla gittiği kaza bölgesinde, donma tehlikesine rağmen ’sivil olduğu’ gerekçesiyle bir komutan tarafından askeri helikoptere binmesi engelerek dağ başında bırakılan  Cihan Haber Ajansı muhabiri Lütfi Aykurt, yaşadıklarını Haber 7′ye anlattı.

Abdulhamit Bilici’nin Zaman Gazetesi’nde köşesinde konuyu ele almasıyla bir anda gündemde bomba etkisi yapan olayın baş kahramanı olan Cihan Muhabiri Lütfi Aykurt’la Fatih’te bir haber için yapılan çekimler arasında konuştuk. Aykurt aslında İstanbul’da görevli muhabir. Elim kazanın meydana gelmesinden sonra takviye ekip olarak Kahramanmaraş’a gönderilmiş. 26 Mart’ta vardığı bölgeden 1 Nisan’da dönerken içine attığı bu “bomba haberin” hiç de duyulmasını istememiş. “Merkeze rapor geçince haliyle bu olayı söylemem lazımdı. Çünkü DHA muhabiri helikopterle inmişti ve görüntüleri benden önce servis ettirmiş olacaktı. Ordu bizim ordumuz. O hareket, yapanı bağlar. Koskoca Sİlahlı Kuvvetler’e mal etmek doğru değil” diyor. 35 yaşında 14 yıllık muhabir kameraman. Çekimini de yapıyor haberini de geçiyor. Bırakıldığı dağda da aynısını yapmış. Tepkisi ise tamamen insani: “Şu kurum bu kurum ayrımcılığını bir kenara bırakalım, ben bir insanım neticede. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı. Askerlik vazifesini yapmış. Okumuş, kendisini yetiştirmiş, mesleğini yerine getiren bir insan… Bundan öteye bir şey var mı?”

Sözü çok da uzatmaya gerek yok. Biz sorduk, “Nasıl çıktıysan öyle in” denilerek dağda bırakılan meslektaşımız Lütfi Aykurt yaşadıklarını tüm detayları ile anlattı…

Dağa tırmanma fikri nasıl ortaya çıktı?
Malum kaza meydana gelmiş ve İHA’daki meslektaşım İsmail’in cenazesi daha bulunamamıştı. Hem arama kurtarma çalışmalarını takip etmek hem de helikopter enkazından görüntü almak için 30 Mart’ta Kahramanmaraş muhabirimiz ve bölgeyi iyi bilen iki köylü ile yola çıktık. 

Sen İstanbul muhabirisin ama…
Muhsin Yazıcıoğlu’nun içinde bulunduğu helikopterin düştüğünün duyulmasından sonra arama çalışmalarını Kahramanmaraş muhabirimiz takip ediyordu. Sonra kriz merkezi kurulup, içişleri Bakanı ve Başbakan Erdoğan Kahramanmaraş’a hareket edince merkezden beni yolladılar. Diğer ajans ve televizyonlar da bölgeye takviye ekipler yollamıştı.

Nasıl bir yolculuktu. Kaç kilometre ve kaç saat sürdü?
Zor, uzun, çok yorucu ve tehlikeliydi. 8 buçuk 9 kilometre mesafeydi. Hep yokuş. 2500 metre yüksekliğe tırmanıyorsun ve kimi yerlerde kar kalınlığı 2 metreyi buluyordu. Sabah saat 9’da yola çıktım. 13.30’da enkaz bölgesindeydim. Kar çok fazlaydı. Zaman zaman karın 2 metreyi bulduğu yerler vardı.

Daha önce dağa tırmanmışlığın var mıydı? Nasıl bir teçhizatla çıktın?
Ayağımda iyi bir çift bot vardı. Montum, yeleğim, atkı bere. Sırt çantası, el kamerası, tripot (üç akyalı düzenek) ile ekme ve su vardı. Paçalarımı bantlamıştım, kar ve soğuk girmesin diye. Ben Toroslar’ın eteklerinde büyüdüm. Coğrafi koşullara alışığım.

Çıkar çıkmaz ne yaptın?
Biz olay yerine vardığımızda İsmail’in cesedini 5-10 dakika önce bulmuşlardı. Daha üzerindeki karları temizliyorlardı. Hemen 10 dakikalık bir görüntü aldık ve ben Kahramanmaraş muhabirimizle kaseti aşağıya yolladım. Sivil arama kurtarma ekipleri köye dönüyorlardı onlarla birlikte yola çıktı. Saat 14.00 civarıydı. O sırada da İsmail’in naaşını ceset torbasına koymuşlardı.

kullan
“Sivilleri alamıyoruz” gerekçesiyle Muhsin Yazıcıoğlu’nun içinde bulunduğu helikopterin düştüğü dağın zirvesinde bırakılan Cihan Haber Ajansı Muhabiri Lütfi Aykurt, yaşadıklarını Ersin Çelik’e anlattı.

”İSMAİL’İN GÖTÜRÜLÜŞÜNÜ ÇEKMEK İÇİN BEKLEDİM”

Sen neden kaldın?
Ben ve iki köylü kaldık. İsmail’in cesedi daha gönderilmemişti. Ceset torbasında bekliyordu. Hem onun helikoptere konuluşunu görüntülemek hem de enkaz ve bölgeden daha detaylı görüntüler almak için kaldım. Arama kurtarma esnasında bölgeye zorunlu iniş yapıp yan yatan skorskyi parçalıyorlardı bir de. O çalışmalardan da görüntü aldım.

Bir de DHA muhabiri kalmış sanırım. Başka gazeteciler var mıydı?
Gazeteci olarak bir o bir ben, iki köylü ve jandarma kurtarma ekipleri vardı. Ben enkazdan görüntüler çekerken DHA muhabiri jandarma kurtarma ekiplerinin bir bölümüyle helikoptere bindi gitti. Bir gün önce Göksun’da karşılaşmış, tanışmıştık.

Sen neden gitmedin?
Daha polis helikopteri gelmemişti. İsmail’in cesedini morga polis helikopteri ile götürdüler. Onu çekecektim. Sonra polis helikopteri geldi, ben çekimim yaptım. Hatta onunla dönmem söz konusu oldu ama direk Kahramanmaraş’a uçtu. Benim eşyalarım teçhizatım falan Göksun’daydı. Bir daha git gel daha zor olur diye binmedim. Bir de geri kalan jandarma kurtarma ekibindekiler, “Burada hava şartları kötüleşiyor. Senin burada kalman tehlikeli olur. Giderken bizimle gelirsin” deyince polis helikopterini gözüm görmedi hiç…

JANDARMA “SENİ DE GÖTÜRELİM” DEDİ

Teklif onlardan geldi yani…
Zaten benim aklımda helikopterle dönmek gibi bir şey yoktu. 9 kilometre dağ tırmandığım için… Ama böyle bir teklif gelince görüntüleri akşam ana haberlerine yetiştirme olanağı da doğdu. Bir de öğlenden sonraya doğru hava bozmaya başladı. Soğuktu, iyice soğudu. Tipi vardı zaten, kar yağışı da başlayınca askerlerden gelen teklife tereddütsüz “evet” dedim.

Ya köylüler…
Onlar müthiş insanlardı. Sırf benim için o kadar yolu tırmandılar. Yol gösterdiler. Askerlerden bana teklif gelince, onlar “Sen git haberini yetiştir. Biz daha kalacağız.” dediler. Çobanlık yaptıkları için o dağları avuçlarının içi gibi biliyorlar. İklim şartlarına da alışkınlar. Ben karlar içinde yuvarlanırken onlar sanki patikada yürüyorlardı.

”DUR! BİNEMEZSİN!”

Lütfi Ağkurt helikoptere biniş pozisyonundayken kendisine “dur” diyen subayın önünde durarak böyle yaptığını anlattı…

Gelelim şu helikoptere alınmama meselesine…
Askerlerden gelen teklifle toparlandım. Kameramı sardım. Çantamı sırtıma aldım. Kurtarma ekibiyle birlikte ben de “binme pozisyonu” aldım. Tıpkı filmlerde olduğu gibi, koşarak iki dakika içinde binmiş oluyorsun. Daha önceden çok bindim helikoptere. Jandarma ekibi hareketlendi tam ben helikoptere binmek için adım attım, arama kurtarma ekibinin başındaki komutan bana, “Sen hangi kanaldansın?” diye sordu. “Cihan Haber Ajansındanım” deyince eliyle “dur” işareti yaparak, “Binemezsin” dedi.

Ne cevap verdin?
“Sizin ekipleriniz bana ‘Seni bu hava şarlarında burada koyamayız’ dediler. Neden binemiyorum” diye sorunca, “Sivilleri alamıyoruz” dedi. Ben de 45 dakika önce askeri helikopterle giden DHA muhabirini hatırlatarak, “Onu niye aldınız?” şeklinde sordum.

O ne cevap verdi?
Kızdı.”Hangi şartlarda çıktıysan o şartlarla da inersin” dedi ve koşarak gitti.

Bunu dedi ve gitti mi gerçekten?
“Buraya sizin helikopterinize güvenerek çıkmadım. Allah’ın izniyle ineriz” dedim arkasına bile bakmadan gitti.

İSMAİL CİHAN MUHABİRİ OLSAYDI?

O helikopter seni almadan kalkıp giderken ne hissettin, ne geldi aklına?
Hiç bir şey hissetmedim. Kızmadım ama üzüldüm. Neticede bu Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım. Ondan öteye insanım. Ben oraya inerken helikopterle gelirim diye çıkmadığım için üzülmedim. Bir de İsmail’i düşündüm…

Neden nasıl düşündün?
İsmail Güneş ya Cihan Haber Ajansı muhabiri olsaydı?

Aramazlar mıydı?
Öyle bir şey düşünmek yanlış aslında… Bu olayı ordumuza mal etme gafletine düşmem. Ordu benim ordum. Bana yapılan ferdi bir tutum. Allah’a şükür koşa koşa askerliğimiz yaptık. Bu hareketi her şeyden önce CİHAN Haber Ajansına alınan bir tavır olarak değerlendirmek de doğru değil. Beni helikoptere almak isteyen de askerlerdi.  Tamamen insani bir olay var ortada. Bana en baştan hangi televizyonda çalıştığımı sormadan “Ya sivilleri alamıyoruz” dese, DHA kameramanını bile hatırlatmazdım belki. Fakat daha önce de Burdur’da görevliyken bedelli askerlerin yemin törenlerini takip etmek için gittiğimde de CİHAN Haber Ajansı’nda olduğum için içeri alınmamıştım…

”KANAL D DESEYDİM ALIRLARDI”

kullanAskerden veto yemeğe alışıksın yani… Peki, sen orada kurnazlık yapıp, DHA ya da Kanal D, Star veya Show TV muhabiriyim deseydin, o komutan seni reddeder miydi?
Yalan söyleseydim alırlardı. Çünkü benden az önce DHA muhabiri gitti diğer ekiple. Koskoca dağın tepesinde ben, iki köylü ve yan yatan skorskyi parçalayan ekip kaldı. Meslektaşının orada cenazesini görüyorsun. Üzeri 45–50 santim kar kaplanmış. Kulaklarında, “Hanımefendi tespit edemediniz mi daha?” sözleri yankılanıyor. Arkasında bıraktığı ailesi düşünüyorsun. Çok zor bir durum.

Sonra nasıl indin?
Diğer iki köylüyle birlikte geldiğimiz gibi indik. Çoğu kayarak indiğimiz için 4 saatte çıktığımız yolu 2,5 saatte indik.

Neyle kaydınız kızak falan mı vardı?
Yok kızakla değil. Parkamı belime bağladım. Üstüne oturdum, kameramı kucağım aldım kaydım.

Dağdan aşağıya kayarak inmek tehlikeli olmadı mı?
Tehlikeli evet. Ama iniş de çok zor oldu. Hava çok soğumuş ve tipi bastırıyordu. Karanlık olmaya başladı. Kaymasak daha geç inerdim. Bir kere ağaca çarpma tehlikesi atlattım. Sıyırdım. Bir hayli de hızlıydım. İki kere de çukura düştüm. Çünkü altın kar olduğu için hiçbir şey görmüyorsun.

Kaç yıllık gazetecisin?
14 yıldır bu sektördeyim. Bunun 10 yılı muhabir ve kameramanlık. 11 yıldır da CİHAN’dayım.
 
Bu olayı yaşadıktan sonra merkeze ne dedin?
Başımdan geçeni anlattım, iniş yolunda olduğumu ama DHA muhabiri helikopterle indiği için görüntüleri benden önce geçme ihtimalinin olduğunu söyledim.

Yaşadıklarını yazmayı ya da haber yapmayı düşünmedin mi?
O dönem bunu haber yapmak iyi olmazdı. Devletin tüm kurumlarının ortaklaşa hareket ettiği, hassas ve çok duygusal günlerdi. Türkiye’nin çok sevdiği bir siyasi lider ve 5 kişi vefat etmiş, böyle bir şey ordumuzu çok yıpratırdı. Şimdi de yıpratmasın. Dediğim gibi bu olay münferit. Türk Silahlı Kuvvetlerini sorumlu tutmak doğru değil. Haber olmasını çok da istemedim.

 

(Haber 7)

Nisan 16, 2009 Yazan: yurdumuzz | Güncel | , , | Henüz Yorum Yok

Uçakta yolcunu üzerine işemeye 3 yıl hapis

Los Angeles’ten Honolulu’ya giden uçakta bir yolcunun üzerine işeyen 28 yaşındaki Jerome Kenneth Kingzio, 3 hafta hapis cezasına çarptırıldı.

Honolulu mahkemesinde görülen davada, Kingzio’nun uçak yolculuğu sırasında film seyretmekte olan ve adı açıklanmayan 66 yaşındaki bir kadın yolcunun üzerine işediği, sanığın söz konusu yolculuk sırasında alkol aldığının da belirlendiği ifade edildi.

Savcı, ”tatil yolculuğunda olan kurbanın tatilinin mahvolduğunu ve duygusal yünden acı çektiğini” kaydetti.

Olayla ilgili soruşturma ise FBI tarafından yapıldı.

(AA)

Nisan 16, 2009 Yazan: yurdumuzz | Güncel | , , | Henüz Yorum Yok