Düzenli makyaj yaşlı kadınların hayatını kurtarabilir
Düzenli makyaj yapmanın kadınlarda denge ve koordinasyonu geliştirmeye yardım ettiği belirlendi.
Daily Mail’in haberine göre, Fransa’daki St. Etienne Üniversitesinin araştırmasında, makyajın özellikle yaşlı kadınlarda dengeyi sağlamaya yardımcı olarak, ciddi kırık ve yaralanmalara yol açan düşmeleri engellemede rol oynayabildiği belirtildi.
Araştırmaya göre, ruj, rimel, allık sürerken yapılan hareketler, bir nevi esneme ve uzatma egzersizleri yerine geçiyor ve bu da dengeyle koordinasyonu geliştiriyor.
65-85 yaş arası kadınlar arasında yapılan araştırmada, kadınların yerçekim merkezini ölçmek için özel bir ayakkabı tabanı ile duruşlarını izlemek için özel bir kemer kullanıldı.
Araştırma sonucunda, her gün makyaj yapan kadınların denge ve duruşlarının daha iyi olduğu, daha az düşme tehlikesi geçirdikleri görüldü. Araştırma başkanı Dr. Patricia Pineau, “Bu kadınlar dik duruyorlar ve daha az düşüyorlar” dedi.
Daha önce yapılan bir araştırma da küçük yoga hareketlerinin yaşlılarda düşme riskini azalttığı saptanmıştı.
Kalça kemiklerini kıran yaşlıların bir yıl içinde ölme olasılıklarının yüzde 20 ve 75 yaş üzerindekilerin önde gelen ölüm nedenlerinden birinin düşme olduğu belirtiliyor.
AA
Çocuğa verilen yalnış dini eğitim onu ateist yapar
Çocuğunuza dini bilgiler verirken, korkutarak eğitmenin çocuğu dinsizliğe kadar götürebileceğinin altını çizen Pedagog Çankırılı, ebeveynlere şu önemli tavsiyelerde bulunuyor..
Bazı eğitimciler çocuklara küçük yaşlarda din egitimi vermenin laiklige aykiri oldugunu, ancak ergenlik çagina geldiginde hür iradesi ile buna kendisinin karar vermesi gerektigini ileri sürüyorlar. Bu görüs, gerçekçi bir yaklasim degildir.
Ateist bir anne veya baba din egitimine karsi olsa bile çocugunu içinde yasadigi toplumdan soyutlayamaz. Zira çocuk, yetiskinler gibi pesin yargilara sahip degildir. Çevresinde gördügü herseyle ilgilenir, ögrenme istegiyle doludur, tarafsiz bir gözlemcidir.
Ilk defa duydugu ezan sesini yahut ilk defa gördügü caminin ne oldugunu sorup ögrenmek isteyecektir.
Psikolog Antonie Vergote, Din Psikolojisi isimli eserinde, çocuklarin dogustan din duygusuna sahip olduklarini söyler. Insan sadece etten, kemikten ve kandan ibaret maddî bir varlik degildir. Onu diger canlilardan ayiran dogustan sahip oldugu ruh ve duygu zenginligidir.
Insan sosyal bir varliktir. Sevmek, sevilmek, bir inanca sahip olmak, kendisini degerli ve güçlü hissetmek ister. Bu da ancak bir aileye, bir topluma, bir vatana ve bir dine bagli olmakla mümkündür.
Kuralsiz toplum yoktur. Bir toplumu ayakta tutan kurallar bütününe hukuk diyoruz. Hukukun olmadigi yerde anarsi, kargasa ve kaba güç vardir.
Hirsizligi, haksiz kazanci, zayifi ezmeyi, adam öldürmeyi, kisacasi cana-mala-namusa tecavüzü yasaklayan hukuk maddeleri kaynagini dinden almaktadir. Allah’in elçisi bütün peygamberler bu kurallari insanlara bildirmek ve toplum düzenini saglamak için gönderilmistir. Helâl-haram, sevap-günah kavramlarini kullanmadan, yani dinî kaynaklara basvurmadan çocuklara ahlâkî davranislar kazandirmamiz çok zordur.
Çocuklarimiza Allah’i Nasil Anlatacagiz?
Çocuklar hikaye ile anlatilan konulari daha kolay ve daha istekli ögrenirler. Allah’i ve sifatlarini ögretirken Lokman(a.s.) ile oglu arasinda geçen konusmalari hikaye seklinde anlatabiliriz.
Ben çocuklarima Peygamberimizi anlatirken çocuklari ne kadar çok sevdigini torunlari Hz. Hasan ve Hüseyin efendilerimizden ve kizi Fatima anamizdan örnekler vererek hikaye seklinde anlatmistim. Keza gösterdigi mucizeleri anlatirken de hikaye yolunu seçmistim.
Meselâ, sevgili Peygamberimiz ve Hz. Ebu Bekir hicret için Sevr magarasina gizlendiklerinde yasanan örümcek ve güvercin mucizesini hikaye suretinde anlattigimda, oglum dört yasindaydi. O kadar hosuna gitmisti ki, ‘Babacigim, bir daha anlat’ demisti.
Lokman’in(a.s.) ogluna yaptigi ögütlere baktigimizda ilk sirada ‘Allah’tan baska ilâh yoktur’ inancinin geldigini görüyoruz. ‘Lokman ogluna ögüt vererek: Yavrucugum, dedi, Allah’a ortak kosma, çünkü bu büyük bir haksizliktir’ (bkz. Kur?ân, 31:13).
Biz de, bu âyetten hareketle, çocuklarimiza Allah’in büyüklügünü anlatacagiz. ‘Kâinati, günesi, yildizlari, ayi, dünyayi ve üzerindeki bütün canlilari yaratan O’dur.
Dünyanin en güçlü kralina da, küçücük sinege de can veren O’dur. Allah’tan baska ilâh yoktur. Ibadete ve duaya lâyik ancak O’dur. Ancak Allah’in önünde egilir (namaz kilar) ve gücümüzün yetmedigi seyleri O’ndan isteriz.
Eger Allah’ı unutur, mal, para ve makam elde etmek için baskalarinin önünde egilirsek Allah’a ortak kosmus, büyük bir haksizlik yapmis oluruz.’
Lokman(a.s.) ögüdüne devamla, ‘Yavrucugum, dedi, yaptigin en küçük bir iş (iyilik veya kötülük) bir kayanin içinde, göklerde veya yerin derinliklerinde olsa dahi Allah onu görür. Dogrusu Allah?in her seyden haberi vardir.’ (bkz. Kur?ân, 31:16). Biz de Lokman(a.s.) gibi, çocuklarimiza Allah’in yaptigimiz herseyi gördügünü, aklimizdan ve kalbimizden geçen en gizli duygulari bildigini, O’ndan hiçbir seyi gizleyemeyecegimizi, iyi seyler yaptigimizda çok hosuna gidecegini ve bizi sevecegini anlatmaliyiz
NAMAZ
Sonraki âyetlerde, Lokman (a.s.): ‘Yavrucugum,’ der, ‘namazi kil, (insanlara) iyiligi emret, kötülükten vazgeçirmeye çalis, basina gelenlere sabret. Insanlari küçümseyerek onlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme; Allah kendini begenmis övünüp duran kimseleri asla sevmez. Konusurken sesini yükseltme, unutma ki seslerin en çirkini merkeplerin sesidir. Dogrusu bunlar üzerinde durulmaya deger seylerdir? (bkz. Kur?ân, 31:17-19).
Bu âyetlerde hem Allah’a, hem de O?nun yarattigi insanlara karsi görevlerimiz siralanmakta; adab-i muaseret kurallarinin bir özeti verilmektedir. Bunlari çocuklarimiza anlatirken kelime ve açiklamalarimizi onlarin yasina ve anlayisina göre seçmemiz gerekir.
Sorulara Çocuk Mantigi ile Yaklasmaliyiz
Devamı için..
haber7
Lohusa anneler dikkat!
Hamile ve erken doğum yapmış yapmış anneler bebeğinizi mutlaka bir göz kontrolünden geçirin. Çünkü;
Normal süreden önce ve 2 kilogramın altında doğan bebeklerde, sonu körlüğe kadar gidebilen göz hastalıklarının, zamanında dünyaya gelen bebeklerden daha fazla görüldüğü bildirildi.
Uludağ Üniversitesi (UÜ) Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Pediatrik Oftalmoloji Birimi’nde görevli Uzman Dr. Meral Yıldız, hamileliğin 37. haftasından önce doğan bebeklerin prematüre olarak adlandırıldığını belirtti.
Prematüre bebeklerin, gelişimlerini tam olarak tamamlayamadığı için bazı sağlık sorunlarıyla karşılaşabildiklerini ifade eden Yıldız, bu sorunların başında göz rahatsızlıklarının geldiğini, 34 haftadan önce ve 2 kilogramın altında doğan her bebeğin mutlaka göz sağlığı açısından kontrolden geçirilmesi gerektiğini vurguladı.
Yıldız, bu bebeklerde göz problemi çıkma olasılığının normal bebeklere oranla çok daha yüksek olduğunu belirterek, çocuk doktorlarının bu konuda duyarlı davranmasının önemine işaret etti.
-”PREMATÜRE RETİNOPATİSİ RİSKİ ARTIYOR”-
Bebeklerdeki göz kusurlarının dışarıdan anlaşılmasının mümkün olmadığını ifade eden Yıldız, erken doğan bebeklerde sıklıkla rastlanan sorunlardan birinin, zamanında müdahale edilmediğinde körlükle sonuçlanabilen ”prematüre retinopatisi” olduğuna dikkati çekerek, şunları söyledi:
”Bebekler anne karnında 40 haftayı tamamlayıp doğuyor. Gözün arkasındaki damarların oluşumu, anne karnında 16. haftada başlayıp 40. haftaya kadar sürüyor. Zamanından önce doğan bebeklerde, göz sinirinin arkasındaki damarlanma belli bir aşamada kalıyor. 34 haftanın altında doğan bebeklerde, ‘prematüre retinopatisi’ adı verilen hastalığın gelişme riski çok daha artıyor. Bebek doğduğunda, anne karnındaki oksijenden daha farklı bir oksijenle karşılaşıyor. Göz damarları tam anlamıyla oluşmadığı için bir tıkanma oluşuyor. Bu tıkanıklık oksijensizliği artırıyor. Vücut bu oksijensiz ortamı beslemek için yeni damarlar üretmeye, kendince bölgeyi tamir etmeye çalışıyor. Ama bu yeni damarlar aslında ‘anarşik’ diye tabir ettiğimiz damarlar. Orayı daha da kötüleştiriyor ve retina sinir tabakasını yerinden kaldırıyor. Böylece körlüğe kadar gidebilen çok ciddi sorunlar ortaya çıkabiliyor. Bu aşamada zamanında müdahale çok önemli. Hastalığın gelişmemesi için bebekleri 4-6 haftalık olduklarında izlemeye başlıyoruz. Lazer tedavisi zamanında ve etkili bir şekilde yapıldığında yüzde 90-95 oranında başarılı sağlanıyor.”
Dr. Meral Yıldız, tedavi sonrasında bebeklerin düzenli aralıklarla takip edilmesi gerektiğine değinerek, ”tedavi sonrasında miyopi dediğimiz kusurlar çok fazla görülebiliyor ve çocukların gözlük kullanmaları gerekebiliyor. Retinada çekintiler oluşabiliyor ve sonrasında şaşılık, göz tembelliği ortaya çıkabiliyor” dedi.
Teknolojinin gelişmesiyle birlikte artık 24-25 haftalıkken doğan bebeklerin bile yaşatılabildiğini anlatan Yıldız, ”hayata gözlerini erken açan prematüre bebeklerde, göz tembelliği, glokom ve şaşılık diğer bebeklere oranla daha fazla görülüyor. Bu nedenle erken doğmuş bebeklerin mutlaka göz kontrolü yapılmalı” diye konuştu
(BUGÜN)
Türk kadınları gösterişi seviyor!
Zac Posen Türk kadınlarının, feminen tarzdan hoşlandıkları için tasarımlarını beğendiğini söylüyor. “Özellikle kesim ve renklerle ilgili güzel tepkiler geliyor,” diyor ve ekliyor:
Yaprak Aras Şahinbaş’ın haberi
”Türk kadınlarını çok beğeniyorum.”..
Zac Posen’ın stüdyosu, Tribeca’da; Tribeca Film Festivali merkez ofisinin olduğu binada.
Binanın yapısı o kadar karmaşık ki, yanlışlıkla festival ofisine dalıyorum önce. Her an festivalin kurucusuyla; Robert De Niro ile karşılaşabilirim. Ama şanslı günümde değilmişim ne yazık ki.
Orada yanlışlıkla bulunduğumu anlıyorlar, kibarca Posen’in kapısını gösteriyorlar.
Posen beni ofisinde karşılıyor.
Desenli bir gömlek giymiş. Üzerinde lacivert bir hırka ve siyah bir ceket var. Boynuna bağladığı pembe fular, ona dinamik bir hava katmış. Sonradan anlıyorum ki ekstra dinamizme hiç ihtiyacı yok aslında: Oradan oraya koşturuyor; kumaşlar, renkler ve detaylarla ilgili son kararlarını anlatıyor heyecan içinde.
“Stüdyo bugün nispeten daha sakin,” diyor. Moda haftaları geride kalmış, 15 kişilik tasarım ekibi usul usul resort (Mevsim dışı tatil) koleksiyonu üzerinde çalışıyor.
Posen’in kreatif direktörü olan kız kardeşi Alexandra ise bir köşede, çizim yapmakla meşgul.
Posen, kırmızı halı kıyafetlerinin vazgeçilmez ismi.
Ünlülerin, özellikle de Hollywood’un biricik Amerikalı modacısı. Stüdyodaki tasarımlar da hayli şaşaalı, takdir edersiniz ki! Geniş toplantı odasına geçiyoruz ve Türkiye’den konuşmaya başlıyoruz önce. Vakko için özel olarak ürettiği koleksiyonuyla ilgili çok güzel yorumlar aldığını söylüyor.
“Türk kadınları gösterişten ve dolayısıyla da benim tasarımlarımdan hoşlanıyor,” diyor.
Bir de “New York’ta yaşasalar, kesinlikle ‘it girl’ olurlardı,” dediği iki kız kardeş var: Emel ve Yaz Kurhan.
Bunun üzerine Emel’in bana hediye ettiği fare şeklindeki minik cüzdanı çıkarıp ona hediye ediyorum.
- Neredeyse çocuk denecek bir yaşta, 21′inizdeyken kurdunuz markanızı. Modaya ilginiz ne zaman başladı peki?
- Dört yaşımdan kalma karalama defterlerim var. Kıyafetler tasarlayıp, ‘Bu benim triko koleksiyonum, bu benim elbise koleksiyonum’ gibi laflar edermişim. O yaşlarda aklımda büyüyüp de modacı olmak gibi bir şey yok tabii. Nereden çıkmış bilemiyorum. Ama Yves Saint Laurent de çok küçük yaşlarda başlamış kıyafet tasarlamaya.
- Babanızın sanatçı olmasının etkisi olabilir mi?
- Olmaz mı! Soho’daki stüdyoda onu izler, resim yaparken elinin aldığı şekillerden çok etklenirdim.
Kullandığı kumaşlar ve çamurlarla oyunlar oynardım sürekli. Beni ve kız kardeşimi filmlerden, tiyatro oyunlarından ve müzikallerden de mahrum bırakmadılar hiç. Koltuğumda oturur kıyafetleri seyrederdim hep. En büyük ilham kaynağım onlardır sanırım. Girişimci ruhum ise annemden geçmiş.
Disleksim vardı. O yüzden yüzde hesaplarını, kârzarar gibi şeyleri, sokakta limonata satarak öğrendim.
- Başka nelerden ilham alırsınız?
- Her şeyden! İnanılmaz bir kültürel alıcıyım. Bir de çok araştırmacı bir karakterim var. Sürekli araştırma halindeyim.
.İMDİ,
YARATICI RİSKLER ALMA ZAMANI
- Yorulmuyor musunuz sürekli antenleriniz açık gezmekten?
- Aksine; böyle besleniyorum ben.
Yeniliklerden haberdar olmak, yeni insanlar tanımak, ilham kaynaklarını öğrenmek güçlendiriyor beni. Bunu da aktarabiliyorsam, ne mutlu bana. Yeni fikirler sunmaya, insanları yaratıcı değerlere ulaştırmaya çalışıyorum. Yaratıcı riskler alabilmenin çok önemli olduğunu düşünüyorum.
- Ekonominin bu halinde bile risk alınmalı mı?
- Hem de her zamankinden çok. İnsanlar yaratıcılıklarını, böyle zamanlarda göstererek güçlenebilirler. Etrafta çok para varken yaratıcı olmak kolaydı tabii! Bunun yapılması gereken zaman asıl, şimdi! Bu aralar, ayakta kalacak markaların belli olacağı zamanlar. Elbet bazıları farklı yollar seçecek. Ama iletmek istedikleri mesajlara bağlı kalmalı insanlar.
İnsanlar daha az alışveriş yapacak; sizi tercih etmeleri için kim olduğunuzu iyi ortaya koymalısınız. Ve bunun meyvelerini toplayacaksınız.
- Elbet geçecek bu kriz.
- Tabii ki. Ama bu işi sadece para için yapanların başka yola yönelmesi gerekecek.
Önceliğim para kazanmak olsa, inanın başka şeyler yapardım. Ama moda benim kanımda var. Kıyafet tasarlamayı, kumaşlarla oynamayı, yeni teknikler keşfetmeyi, yaratmayı çok seviyorum.
Önceliğim yaratıcı bir vizyon oluşturmak ve kadınların fantezilerini gerçeğe dönüştürmek, onları özgürleştirmek.
- Modada doğal bir seleksiyon olacak diyorsunuz…
- Evet. Sadece para için bu işi yapanları zor günler bekliyor. Ama yaratıcı insanlar açısından faydalı olacak.
YAZBUKEY, DÜNYANIN STİL LİDERLERİNDEN
- En sevdiğiniz tasarımcılar kim?
- Kendi yaptığım şeyler ve tasarıma bakış açımla, Lanvin’in Alber Elbaz’ı arasında ciddi bir korelasyon görüyorum.
Yohji Yamamoto, Azzedine Alaia ve Hüseyin Çağlayan’ı da çok beğeniyorum.
Çağlayan’ın inanılmaz bir hayal gücü var.
- Beğendiğiniz başka Türk modacı var mı?
- Rıfat Özbek, muhteşem bir tasarımcı.
Rıfat’ı uzun yıllardan beri tanıyorum. Naomi Campbell tanıştırmıştı bizi; sinemaya gitmiştik hep beraber. Pollini’de yaptığı şeylere bayılıyordum.
İlkbahar-yaz koleksiyonumdaki bazı kıyafetlerin fütüristik ve etnik detaylarında, Rıfat’ın 1980′ler sonu ve 90′lar başında yaptıklarından izler görüyorum aslında.
- Türkiye’den, kıyafetlerinizle ilgili nasıl yorumlar alıyorsunuz?
- Feminen tarzdan hoşlandıkları için çok beğeniyorlarmış. Kesim ve renklerle ilgili de güzel tepkiler geliyor. Türk kadınları çok hoş zaten. Giyim tarzlarını beğeniyorum.
Özellikle Yazbukey’e bayılıyorum; iki kardeş de çok hoş ve yaratıcılar. Dünyanın stil liderleri arasındalar bence. Belki ileride, beraber bir şeyler de yaparız.
Bloglar dergilerin yerini alacak
- Cep telefonu kullanmadığınızı duydum.
- Sekiz ay önce kullanmaya başladım. Ama teknolojinin moda anlamında da çok önemli olduğunu düşünüyorum. Moda bloglarını çok yakından takip ediyorum. Gelecekte mutlaka dergilerin yerini alacaklar. Eğer ben dergi işinde olsaydım şu anda, baskıyı kaldırıp bütün paramı ve enerjimi internete verirdim. Ama benim bir blog’um yok çünkü çok duygusal biriyim. Tehlikeli olabilirdi!
Hem kırmızı halı hem de gerçek hayat tasarımcısı
- Purple Fashion dergisine verdiğiniz röportajda kıyafetlerinizin mankenlerden çok normal kadınlara yakıştığını söylemişsiniz.
- Evet çünkü genel olarak defilelerin tekdüzeliğini sevmiyorum. Kadınların hepsi birbirine benziyor. Benim kıyafetlerim ise insanların üzerinde, kişilikleriyle, stilleriyle ortaya çıkıyor. Bazı tasarımcıların kıyafetleri defilede daha iyi durur. Bazısınınki sadece ünlülerin üzerinde. Benim tasarımlarım ise hem kırmızı halı da, hem de gerçek hayatta iyi duruyor.
- Sizce ünlüler arasında kıyafetlerinizi en iyi taşıyan kim?
- Oprah Winfrey çok iyiydi. Natalie Portman, Demi Moore, Freida Pinto, Tina Fey, Kate Winslet ve Cate Blancett’te de beğendim. Dita Von Teese’de dseviyore çok hoş durmuştu, karakterini ortaya çıkarmıştı.
Kapalıçarşı boncuklarını yeniden yorumladım
Posen’in “Fütüristik göçebeler yaratmaya çalıştım,” diyerek özetlediği ilkbahar-yaz koleksiyonu, yine hayli feminen. Yer yer 1950′ler esintileri de taşılan kıyafetlerde leopar desenleri de dikkat çekiyor. Özellikle ünlü tenisçiler Serena ve Venus Williams’ın leopar desenli modelleri aralarında paylaşamadığı biliniyor. Posen, “Punk ve etnik bir tarafları da olan hafif, yumuşak tasarımlar,” olarak nitelendirdiği kıyafetlerin, Türkiye’ye yaptığım seyahatlerden de izler taşıdığı anlatıyor: “Elbiseler üzerinde gördüğünüz işlemeler, Kapalıçarşı’dan aldığım boncukların farklı materyallerle yapılmış, yeniden yorumlanmış halleri. Para kolyeleri de, İstanbul seyahatlerimden yadigâr.”
Sabah Cumartesi
Çalışan annenin çocuğu daha başarılı
Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı (PISA) 2006 sonuçlarına göre, hem annesi, hem babası çalışan bir öğrenci, sadece babası çalışan bir öğrenciye kıyasla daha başarılı oluyor.
Bahçeşehir Üniversitesi Ekonomik ve Toplumsal Araştırmalar Merkezi (BETAM) Direktör Yardımcısı Yard. Doç. Dr. Gökçe Kolaşin ve araştırmacı Mehmet Alper Dinçer, OECD’nin, 2000′den beri 3 senede bir OECD ülkeleri ve diğer katılımcı ülkelerde yürüttüğü ”PISA 2006” sonuçlarını değerlendirdi.
Okuma, matematik ve fen alanlarında 15 yaşındaki öğrencilerin başarılarını ölçen PISA, öğrenciler, ebeveynler ve okul yöneticilerinin yanıtladığı ek anketlerle, öğrenme ortamı, süreci ve aile altyapısı üzerine ayrıntılı veri toplanmasını sağlıyor.
Buna göre, PISA 2003 uygulamasına katılan 40 ülke arasında Türkiye, fen ve matematik alanlarında 35, okumada ise 33. oldu. Bu başarısız görüntü PISA 2006′da da devam etti ve Türkiye katılımcı 57 ülke arasında fende 44, matematikte 37 ve okumada 43. olurken, OECD ülkeleri arasında ise sondan ikinci sırada yer aldı.
Kolaşin ve Dinçer, ebeveynleri çalışan ve eğitimli olan bir öğrencinin, ebeveynleri eğitimsiz ve çalışmayan bir öğrenciye göre daha başarılı olduğu sonucuna vardı.
”Hem annesi, hem babası çalışan bir öğrencinin, sadece babası çalışan bir öğrenciye kıyasla daha başarılı olduğu tespit edilirken”, genel bir ifadeyle sosyoekonomik durum, öğrenci başarısının en temel belirleyeni oldu.
Kolaşin ve Dinçer, ”kadınların iş gücü piyasasına katılımının özendirilmesinin çocukların başarısı açısından da elzem olduğuna” dikkati çekti.
Öğrencinin kayıtlı bulunduğu program tipinin (Anadolu lisesi, genel lise, meslek lisesi vb) başarısını etkilediği de belirlendi.
Türkiye’de ortalama fen notu 423, OECD’de ise 500 puan olurken, babası lise mezunu olmayan, annesi çalışmayan, hem ailesinin, hem sınıf arkadaşlarının ailelerinin sosyoekonomik durumu dezavantajlı, kırsal alanda yaşayan ve meslek lisesine giden bir öğrencinin notunun 222 puan ile çok düşük seviyede olduğu tespit edildi.
Buna karşın babası üniversite mezunu, hem annesi, hem babası çalışan, hem ailesinin, hem de sınıf arkadaşlarının ailelerinin sosyoekonomik durumu Türkiye ortalamasının oldukça üzerinde, Anadolu lisesine giden bir öğrencinin 546 puan ile OECD ortalamasının üzerinde bir not aldığı görüldü.
Öğrenci başarısının sosyoekonomik koşullara bu ölçüde bağımlı olmasının sosyal hareketliliği engellediği, hem öğrenci başarısının yükseltilmesi, hem de eşitsizliğin giderilmesi için sosyoekonomik durumu dezavantajlı öğrencileri hedef alan politikaların tasarlanmasının büyük önem taşıdığı vurgulandı.
Diğer faktörler göz önünde bulundurulduğunda, başarıda okul kaynaklarının etkisinin yok denecek kadar az kaldığı belirlendi.
Kolaşin ve Dinçer, Türkiye’de öğrenci başarısının yükseltilmesi için politika tasarımlarına ihtiyaç bulunduğuna işaret ederek, PISA 2006 veri setinin ayrıntılı incelenmesi, hangi profile sahip öğrencilerin hangi nedenlerle başarısız olduğunun ortaya konulması gerektiğini bildirdi.
(aa)
Söz dinlemeyen çocukları nasıl eğitmeliyiz?
Okul çağına gelen çocuklar, her ne kadar erken çocukluk döneminin bağımsızlığa ilk adım krizlerini geride bıraksalar da söz dinledikleri pek söylenemez. Söz dinlemez çocukları yola getirme metodları..
Yemeğe çağırdığınızda gelmezler, odasını toplamasını söylediğinizde duymazdan gelir, ev işleri için ufak tefek yardım istediğinizde suratlarını asıp, “ne karşılığında ?” diye sorarlar.
Ebeveynlerin ise çocuklarının bu tepkilerine karşı düşündüğü tek bir şey vardır; “neler oluyor, ben nerede yanlış yaptım?” eğer sizin çocuğunuz da bu tepkileri gösteriyor ve sizde aynı düşüncelere neden oluyorsa telaşlanmayın ve yüreğinizi serin tutun; bütün bu olanlar çok doğaldır. Okul çağı çocuklarının büyüklerinin sınırlarını ve beklentilerini zorlamaya çalışmaları çok normaldir.
Uzmanlar, bu dönemde söz dinlememenin çocuğun kişiliğini ortaya koymasının bir yolu olduğunu savunuyorlar. Çocuğunuz olgunlaştıkça ve çevresi hakkında daha çok bilgilendikçe kurallar ve ilişkiler hakkında kendi düşüncelerini oluşturmaya başlarlar.Sizi dinlemiyorsa çok üzülmeyin. Peki neler yapabilirsiniz? Aşağıdaki sıraladığımız küçük önerileri dinleyin, size yardımcı olacağını göreceksiniz.
-Çocuğunuzu yemeye çağırdınız ve her zamanki klasik cevabı verdi; “şimdi olmaz” onu zorla sofraya getirmek yerine, kendinizi onun yerine koymaya çalışın. Eğer arkadaşlarıyla oynuyorsa, ona oynamak istediğini bildiğinizi ancak yemeğinde hazır olduğunu söyleyin. Burada önemli olan on, sorunun bir parçası olduğunuzu değil, yanında olduğunuzu göstermeniz.
-Sinirlenmemeye çalışın; yumuşak ama kararlı olun Limitler koyun Okul çağındaki çocuklar limitlerini bilmek isterler. Bunları “iznim olmadan telefonla konuşamazsın” yada “seni ilk çağırdığımda gelmelisin “ gibi cümlelerle onlar açıklayın. Bütün bu yaş çocukları gibi sizin çocuğunuzda bunlara uymakta zorlanıyorsa, zorlamak yerin çözüm yollarını araştırın.
-Onunla konuşun ve söz dinlememesinin nedenlerini araştırın. Ödevini yapmak istememesi belki de oynamaya yeteri kadar zamanı olmamasındandır. Sorunlarını çözmeye yardımcı olacağını anladığında daha uyumlu olacaktır.
-Onu ödüllendirin Çocuğunuz sizi dinlemediğinde ona bağırarak karşılık vermemek çok güç olabilir, ancak kendinizi tutun. Bilin ki, çocuğunuz isyankar davrandığında zaten kendini kötü hissediyor ve ona kendini daha kötü hissettirerek iyi davranmasını sağlamanız olanaksız. Bunun yerine onun iyi davranışlarını vurgulamak ve bu konularda onu sıkça cesaretlendirmek çok daha yararlı. Unutmayın okul çağındaki çocuklarınız için disiplin onu kontrol etmeniz anlamına gelmez.
-Ceza onu istediğiniz şekilde davranmaya itebilir. Ancak bu sadece korktuğu için olacaktır. Çocuğunuz için en iyisi, doğru olanı kendi istediği için yapmasıdır. Bu onun için hayatı daha da eğlenceli bir hale getirecektir. Yine de bir kuralı çiğnediği zaman on bunun sonuçları olacağını gösterin, ancak cezalandırıcı bir tavır takınmayın.
-Ona güç verin Çocuğunuza bağımsızlığını kullanabileceğini ve kendini ifade edebileceği imkanlar yaratın. Mesela ne giyeceğini kendisinin seçmesine izin verin. Ona akşam etin yanında hangi sebzeleri yemek istediğini sorun. Bu yaklaşım ona ve ihtiyaçlarına saygı duyduğunuzu gösterir. Ona kendini güçlü hissettirmeniz bir diğer yolu da ne yapamayacağını değil,neler yapabileceğini söylemeniz. Örneğin’’evde top oynayamazsın’’ demek yerine ‘’bahçede oyna’’ diyebilirsiniz.
-Bazen görmemezlikten gelin Eğer çocuğunuz yeşil tişörtünü turuncu şortuyla giymek istiyorsa ona karışmayın. Bazen başınızı öbür tarafa çevirip görmemezlikten gelin. Örneğin saçını taramadığında yada oyuncaklarını çekmecesine kaldırmak yerine toplayıp yatağın altına koyduğunda…
-Yaşına ve içinde bulunduğu dünyaya saygı gösterin Çocuğunuza yatağını toplamasını söylediğinizde bunu nasıl yapacağını bildiğinden emin olun. Ona zaman ayırıp sorumluluklarını nasıl yerine getirebileceğini öğretin. Son olara okul çağındaki çocuğunuzun dünyasına saygılı olun.
Oyunu bırakıp,size sofrayı hazırlamanıza da hemen yardım etmesini beklemek yerine ona zaman tanıyın; ‘’beş dakika içinde yemek yiyeceğiz yavaş yavaş oyunu bırakıp bana yardım eder misin?’’ Bu onun surat asmasına engel olacaktır ancak sabırlı ve kararlı olursanız çocuğunuz sonunda söz dinlememenin onu bir yere götürmeyeceğinin farkına varacaktır.
hayatifarket
Cinsel ilişki olmadan hamile kalınır mı?
Vajinismus hastalarının sık rastlanan 8 fobisi…
Vajinismus, vajinal giriş düşüncesi veya girişimi karşısında gösterilen, istem dışı, bedensel ve ruhsal tepkiler olarak tanımlanır. Vajinismusta, vajina çevresindeki kaslar kasılır, kişi kendini geri çeker, partnerini iter, sıkıntı hissi duyar ya da ağlar. Sanılanın aksine, vajinismus doğum yapmakla ortadan kaldırılamaz. Üstelik vajinismus hastalarının sık rastlanan 8 fobisi de hayatı onlara zehir edebilir.
Psikiyatri Uzmanı Dr. Yusuf Özay Özdemir, bu korkuları şöyle sıralıyor:
* Normal doğum
* Jinekolojik muayene
* Doktor korkusu
* Diş hekimi korkusu
* Evde yalnız kalmak
* Karanlıkta kalmak
* Kapalı yer korkuları
* Çeşitli hayvan korkuları: Özellikle kedi-köpek, böcek, kuş, yılan, fare vb.
Cinsel birleşme olmadan da hamile kalabiliyorlar
Vajinismus ile birlikte seyredebilen bu korkular, kadınların günlük yaşamını, sosyal ilişkilerini de zedeler. Vajinismus yarattığı psikolojik etkiler nedeniyle, gebelik ve doğum sonrasında da devam eder. Hem uluslararası bilim dünyasında hem de ülkemizde yapılmış araştırmalarda vajinismuslu olguların yüzde 5-10’u tedavi için başvurduğunda, cinsel birleşme gerçekleşmemiş olmasına karşın, hastaların gebe kaldığı ve çoğunlukla da sezaryen ile doğum yaptığı saptanmıştır. Dr. Özay Özdemir, “Olgularımız arasında vajinismuslu olup normal yolla doğum yapmış kişiler dahi var. Bu nedenle vajinismusun mutlaka tedavisi gerekmektedir” diyor.
Vajinismus neden oluyor?
Vajinismus oluşumuna birden çok etkenin neden olduğu artık modern bilimsel literatürde de kabul görür. Psikiyatri Uzmanı Dr. Özay Özdemir, bu nedenleri şöyle sıralıyor:
Kişinin ruhsal yapısına özgü duyarlılık: Hemen çoğu kişide herhangi bir durumdan korku duyma eğilimi bulunmaktadır. Bazı kişilerde de cinsel birleşmeye ilişkin kişiye özgü korku tepkisi öğrenilmiş olabilir.
Kültüre özgü nedenler: Cinsel mitler (yanlış inanışlar, kalıplaşmış ön-yargılar), cinsellik konusunda geleneksel yaklaşımlar (bekarete verilen önem ve değer, erkek ve kadın rollerine yüklenen farklı anlamlar gibi), yetiştirime tarzı, dini inanışların etkisi.
Cinsel bilgilenme ve eğitimdeki yetersizlikler: Cinsellik konusunda korkutucu bilgiler vermek, cinselliği kaçınılması gereken kötü bir durum ve tecrübe olarak anlatmak.
Daha derin psikolojik nedenler: Ruhsal-iç dünyaya ait- çatışmalar, psikoseksüel gelişim dönemlerinde yaşanan aksamalar.
Cinsel travmalar: Gelişim dönemlerinde maruz kalınan taciz veya kötüye kullanım.
Tıp dilinde “himen” olarak adlandırılan kızlık zarının cinsel birleşme için fiziksel engel oluşturmadığını anlatan Dr. Özdemir, “Zar vajinayı bir perde gibi kapatmaz. İlk birleşme ile kızlık zarında oluşan yırtılma değildir. İlk birleşmede, kanama ve acı hissi olursa, bu kızlık zarı kaynaklı değildir. İlk cinsel birleşme herkeste kanamaya neden olmayabilir, her 10 kişiden 4 kişide hiç kanama görülmez. İlk birleşme sonrası kanama olması bekaret göstergesi değildir.” diye konuşuyor.
Kimlerde görülüyor?
Vajinismus her kültürde ve toplumda görülebilir. Ancak bilimsel araştırmalar, doğu ülkelerinde batı ülkelerine oranla daha yaygın görüldüğünü gösteriyor. Eğitim düzeyi yükseldikçe tedavi için başvurma ve yardım arayışında artış gözlenir. Bu durum eğitim düzeyi yüksek kişilerde vajinismusun sık görüldüğü gibi yanlış bir izlenime sebep olur. Dr. Özdemir, tedavi için başvuranların çoğunun geçmişlerinde özgül bir neden (cinsel travma vb) saptanmadığını belirtiyor.
Vajinismuslu kadın çocuk doğurabilir
Vajinismusta cinsel birleşme olamayacağı için normal yolla gebelik gerçekleşmesi de mümkün olmaz. Vajinismuslu bir kadının gebe kalma potansiyeli vajinismusa bağlı olarak bozulmuş değildir, yalnızca mekanik bir engel vardır. Dolayısıyla cinsel birleşme (penisin vajinaya girişi) yoluyla rahim içine ulaştırılamayan sperm hücreleri başka yolla ulaştırılırsa (tıbbi tedavi) gebelik elbette olacaktır. Ancak bu durumun etik olmayan tıbbi bir davranış olacağını vurgulayan Dr. Özdemir, “Doğru ve uygun olan seçenek önce vajinismusun tedavi edilmesi, sonra gerekirse gebelikle ilgili tıbbi işlemlerin yapılmasıdır. Çünkü vajinismus tümüyle tedavi edilebilir.” diyor.
Tedavide neler yapılıyor?
Vajinismusun günümüzde uygulanan ve tüm dünyada standart olarak kabul edilen, ilk seçenek tedavi yöntemi, vajinismusa özgü cinsel terapidir. Cinsel terapi bir psikoterapi yöntemidir. Tedavi diğer psikoterapilere göre nispeten daha kısa süreli ve soruna odaklı olarak yapılıyor. Haftada bir seans yapılır, tedavi süresi ortalama 8-10 seanstan oluşur. Hipnoterapi, botulismus tedavisi, cerrahi tedaviler, kas gevşetici ve uyuşturucu ilaçların kullanımı gibi yöntemler vajinismus tedavisinde denenmiştir. Ancak günümüzde kabul edilen ortak bilimsel görüş vajinismusun klasik cinsel terapi yöntemi kullanılarak tedavisi edilmesidir. Çünkü vajinismus cinsel organ hastalığı değildir. Ruhsal kökenli bir sorundur. Bir fobi (aşırı korku) reaksiyonudur. Dolayısıyla sorunun kalıcı çözümü de ancak ruhsal sorunun (anksiyetenin-aşırı ruhsal gerilimin) giderilmesi ve düzeltilmesiyle mümkün olabilir.
İbrahim Tatlıses’in davasına red!
Ünlü Türkücü İbrahim Tatlıses ile Doğtaş firması arasında Tatlıses Oteli’nin tefriş ve mobilya işleri nedeniyle yaşanan tartışma, mahkeme kararıyla yeni bir aşamaya geldi.
Doğtaş firması tarafından avukat Şemsettin Çuhalı imzasıyla yapılan açıklamada, İstanbul 1. Asliye Ticaret Mahkemesi’nde görülen davada, mahkeme heyetinin, davacı Tatlıses’in menfi tespit davasını reddettiğini ve gecikme cezası istemeye hakkı bulunmadığına karar verdiği kaydedildi.
Açıklamada, İbrahim Tatlıses’in ”ayıplı ve eksik iş yapıldığı” iddiasıyla 20 Temmuz 2006 ile 20 Kasım 2006 tarihleri arasında ödenmesi gereken toplam 1 milyon 529 bin TL tutarındaki 5 adet çek için borcu olmadığını ileri sürdüğünü ve işin zamanında teslim edilmediği için Doğtaş’tan 569 bin TL gecikme cezası istediğini belirtilerek, ”Mahkeme, icra takibinin durdurulmasına teminat karşılığı karar vermiş, ancak teminat yatırılmadığı için yargılama aşamasında icra takipleri sürdürülerek otel ve Bodrum’daki villalara haciz uygulanmıştı. Otel ile ilgili satış kararı alınınca, 20 Ekim 2006 tarihli 307 bin ve 2 Kasım 2006 tarihli 301 bin TL’lik çekler için faizi ve ekleri ile birlikte icra dosyasına Eylül 2008′de 1 milyon 29
bin TL ödendi ” denildi.
Bu kararın Yargıtay’a gideceğini ve orada verilecek kararın ardından kesinleşeceğini kaydedilen açıklamada, Tatlıses’in icra takiplerini durdurabilmesi için, 3 adet 307 bin TL’lik çekin karşılığı olarak 921 bin TL ana para, 2006 Ağustos ayından itibaren yıllık yüzde 27 avans faizi ve ekleri ile birlikte yaklaşık 1 milyon 500 bin TL’yi icra veznesine yatırması gerektiği vurgulandı.
Bu arada, İbrahim Tatlıses’in avukatı Hayati Şahin ise verilen kararın hukuka uygun olmadığını söyledi. Ünlü Türkücü İbrahim Tatlıses adına açıklama yapan avukat Hayati Şahin, Tatlıses Turizm İşletmeleri AŞ’nin Kuşadası’nda bulunan otelinin, mekanik, elektrik ve mobilya işlerine talip olan Doğtaş’ın, 2 milyon 900 bin TL teklif verdiğini ve tarafların anlaştığını söyledi. Tatlıses’in, 350 bin TL’yi peşin, kalan kısmı için de 307 bin TL’lik çekler verdiğini, anlaşmaya göre otelin tam ve eksiksiz olarak 15 Haziran 2006 tarihinde teslim edilmesi gerektiğini belirten Şahin, ancak otelin zamanında teslim edilemediğini öne sürdü.
Önceden duyurulduğu için otelin 2006 Temmuz ayında açıldığını kaydeden Şahin, ”Bilirkişi raporlarına göre, yapılan işler eksik ve ayıplı olduğu için, çeklerden 5 tanesi ödenmemiş ve menfi tespit ve gecikmeler için de tazminat istemi ile İstanbul 1. Asliye Ticaret Mahkemesinde dava açılmıştır” dedi. Mahkemece, dosyanın uzman bilirkişi kuruluna verildiğini, bilirkişilerin de eksik ve ayıplı işlerin varlığını tespit ettiğini ve ayrıca gecikme sebebiyle Doğtaş’ın cezai şart ödemesinin hukuka uygun olacağını bildirdiklerini ileri süren Şahin, ”Yaklaşık üç yıl süren yargılama sonucunda, tüm bilirkişi raporları eksik ve ayıplı işler yapıldığı, tazminat ödenmesi gerektiği yönünde olduğu halde, davanın tamamıyla reddi hukuka uygun değildir. Üstelik yargılama uzun sürdüğü ve haciz tehdidi altında kalınarak 1 milyon 29 bin TL ödeme yapılmasına rağmen, bu husus menfi tespit davasında yok sayılmış, hesaplamaya dahil edilmemiştir. Biz bu kadar bariz yanlışlıklarla ve tümüyle Doğtaş’ın talepleri doğrultusunda verilen kararın başka etkiler altında verildiğini düşünmek istemiyoruz. Ancak böyle duyumlarımız vardır ve bu yönde de Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu ve Adalet Bakanlığı nezdinde yasal haklarımızı da kullanacağız. Şu anda kararı temyiz sürecindeyiz, haklılığımızın Yüksek Yargıtay tarafından kabul göreceğini umuyoruz” diye konuştu.
İHA
Resmi nikah yapmayan kocaya ceza
Bulgaristan’da boşandığı eski karısını evlenme vaadiyle Türkiye’ye getirip nikah yapmadan birlikte yaşayan koca tazminat cezasına mahkum edildi.
Bulgaristan’da boşandığı eski karısını evlenme vaadiyle Türkiye’ye getirip nikah yapmadan birlikte yaşayan kocayı 21 bin 667 TL’lik tazminata mahkum eden Çorlu 2. Asliye Ceza Mahkemesinin kararının Yargıtay Üçüncü Hukuk Dairesince onaylandığı bildirildi.
Alınan bilgiye göre, Tekirdağ’ın Çorlu ilçesinde oturan Sacide D, Bulgaristan’da yaşadığı sırada 1987 yılında boşandığı kocasının isteği üzerine 1993 yılında Türkiye’ye gelerek yeniden birlikte yaşamaya başladı.
13 yıl resmi nikah kıymadan Tahir D ile birlikte yaşayan Sacide D, 13 yılın sonunda kocasının ”ben evimi satıyorum. Buradan gideceğim. Seninle birlikteliğimiz sona erdi” demesi üzerine 2006 yılında Çorlu Asliye Hukuk Mahkemesinde dava açtı.
Mahkeme geçen yıl kocanın 21 bin 667 TL tazminat ödemesine karar verdi. Tahir D, kararı temyiz etti. Yargıtay Üçüncü Dairesi, temyiz istemini yerinde görmeyerek yerel mahkemenin kararını 19 Şubat 2009 tarihinde onayladı.
Sacide D’nin avukatı Haşim Korkmaz, AA muhabirine yaptığı açıklamada, müvekkilinin bekar olarak geldiği Türkiye’de 13 yıl eski kocasıyla karı koca gibi yaşadığını anımsatarak şunları kaydetti:
”3 yıllık yargılama süreci sonunda Türkiye’de nikahsız eşe takdir edilen en yüksek tazminat ortaya çıktı. Çorlu 2. Asliye Hukuk Mahkemesi nikahsız olarak yaşayan eşe 21 bin 667 TL tazminat ödenmesine hükmetti. Yargıtay bu kararı onadı.
Türkiye’de aile baskısı, toplum baskısı, ekonomik ve sosyal nedenlerle çoğu gizli kalan, evlilik dışı, karı-koca gibi sürdürülen ilişkilerin mağduru kadınlara bir umut ışığı doğdu.
Yeni Medeni Kanun’a göre uygulanan mal paylaşımı, birlikte yaşayan çiftler için de geçerli. Bu karar Türkiye’de ilk olabilecek bir karardır. Bu emsal karar Türkiye’de yenilik doğurdu.”
AA
Tesettür mayo ile denize girilir mi?
Hanımların denize girmesi nasıl olmalıdır? Halka açık yerlerde bir hanımın ‘tesettürlü mayo’ denilen kıyafet ile denize girmesi caiz midir? Tüm bu soruların cevabı..
Hanımlar, emin bir bölgede kendi aralarında denize girebilirler. Müslüman bir hanımın müslüman bir hanıma olan avret yeri göbek ile diz kapağı arasıdır. Denize girerken göbek ile diz kapağı arasını kapatması gerekir.
Müslüman bir hanımın avreti müslüman olmayan bir hanıma nisbetle Hanefî ile Şafiî mezheplerine göre el ve yüzü müstesna bütün vücududur. Maliki ile Hanbelî mezheplerine göre ise diz ile göbek arasıdır.
Bundan dolayı İslâm’ı yaşamak isteyen kimse bir plaj müessesesini kurmak isterse, erkek ve hanımların yerlerini ayrı ayrı tesis etmesi gerekir.
Hem giyinirken, hem yüzerken birbirini görmeyecek şekilde kurması gerekir, aksi takdirde vebal olur. Ayrıca hem erkek hem hanımlar için göbekden dize kadar bütün vücudu örtecek kadar bir plaj elbisesi hazırlatmak lazımdır.
Hanım tarafı için yüksekçe bir duvar çekilmeli ve dışardan görülmeyecek şekilde onlara belli bir saha tahsis edilmelidir ki herhangi bir yerden görülmesinler.
Maliki ve Hanbelî mezheplerine göre müslüman olan hanımların gayrı muslim hanımlarla birlikte (diz ile göbek arasını örtmek şartıyla) yüzmelerinde bir sakınca yoktur. Ve onları taklit etmek de caizdir.
Erkeklerin bulunduğu bir plajda tesettürlü mayo denilen giysiler ile de olsa yüzmek doğru değildir. Her ne kadar vucudu örtse de tesettürü sağlamayacağı için doğru değildir.
hayatifarket
-
Yeni
- AvivaSA’da yeni atama
- İnternet tarayıcıları testinde kim önde?
- Miss Turkey 2009
- Sean Penn eşini boşamakta kararlı
- Sümer Ezgü’den Hadise’ye destek
- Sedat Balkanlı hayata gözlerini yumdu
- Mutfakta yer açmanın 5 ucuz yolu
- ‘Güneşi Gördüm’ün yurtdışı afişi
- İki Jennifer davalık oldu
- Asra sığan bir ikindi vakti..
- 27 öğrenciye domuz gribi karantinası
- Sağlıklı Yaşam için – Lida
-
Bağlantılar
-
Arşiv
- Nisan 2009 (48)
- Mart 2009 (288)
- Şubat 2009 (351)
- Ocak 2009 (245)
-
Kategoriler
-
RSS
Yazılar RSS
Yorumlar RSS